
İlk kitabı Derin Siyah ile Türkiye Yazarlar Birliği Öykü Ödülü’nü alan Yıldız Ramazanoğlu, ikinci kitabı Kırmızı’da; ölüme yabancılaşmış, ölmemek için öldürmeyi masum görür olmuş modern zaman hayatlarına yoğunlaşıyor, orada ‘an’ın ve insanın hakikatine eğiliyor. Her bir öyküsünde, yaralanmış bir hayatın acı ve sızıları hissediliyor. Ramazanoğlu, “Ne zaman yerdeki taşın kalbi olduğunu, bazı taşların Allah’a olan bağlılık ve haşyetinden aşağıya yuvarlandığını, bazılarının da içinden sular fışkırdığını, işte tam bu yüzden yol ortasındaki taşı bile ayağımızla değil elimizle saygıyla kaldırarak kenara çekmemiz gerektiğini biliriz, o zaman dünyanın ahvali değişir.” diyor, ‘an’ı ve insanı bu incelikte öyküleştiriyor. Kırmızı, dokuz öyküden oluşuyor. Kitabın ilk öyküsü olan Ayla ile Zeliha’da; ilk kez yalnız başına yolculuğa çıkan Ayla ile ilk kez yalnız başına kızını uzaklara uğurlayan Zeliha’nın iç hesaplaşmaları anlatılıyor. Dışarıda gerçekleşen bu yolculuğa eşlik eden iç konuşmalara, insanın evlat, anne, özgürlük, kaygı ve ‘yabancı’ hali yansıyor. Kuşlar da Düşer, hıza binmiş, hız olmuş kentin öyküsü. Yabancılaşmanın nişanesi kentte bir gün bir kuş yola düşüp ölür. Ölü bir kuşun etrafında, paranın peşinde bankaların müşterisi olmuş çok bilmiş bir adam, kuş desenli bir halı için kendini yollara vurmuş bir kadın ve bu yabancılaşmanın içinde kuşa kuş gibi bakan/dokunan bir çocuk toplanır. Kitaba ismini vermiş Kırmızı’da, televizyonların sabah programlarındaki kadınlık halleri, kadınlar üzerinden kentin, ülkenin ve hayatın aldığı renkler verilir. ‘Son Leylek’ öyküsü, bildiği bildik bir hayata direnen, kendisi olarak kalanların iç kırıklarına ayna olmuş. Başörtüsünden, yani kendisinden vazgeçmediği için kuytulara itilmiş Ayşe’nin direnişi, az da olsa içindeki umuda sarılması can yakıcı. ‘Rampadan Aşağı Aşk’, girişte anlatmaya çalıştığımız insanlık durumuyla örtüşüyor gibi. Bir dolmuşa doluşmuş insan kalabalığı, düşmemek için birbirlerinin sınırlarından geçen yolcular, dolmuşun rampadan aşağı hızlıca sürüklenmesi hayata ne kadar denk düşüyor. ‘Sağdan Soldan Aşağıdan ve Yukarıdan’ isimli öyküde, sadece kendine/kalbine yaslanarak deftere afili cümleler düşürmenin anlamına odaklanıyor. İnsan bir dönem defterlere, kendisini ısıtan, ‘ol’duran, ‘ol’duracağını düşündüğü notları düşer. Yıllar sonra, çok şey yaşandıktan sonra, saklı deftere düşülmüş cümleleri tekrar okur, defter ile hayatın birbirlerine ne kadar da uzak düştüğünü fark eder ve elleri yana düşer. Bir hayal kırıklığının öyküsü böyle bir şeydir.
Rüya Gibi Bir Akşamüstü’nde, rampadan aşağı yuvarlanan hayata itaat etmeyip itiraz eden, başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini iddia eden İhsan’ın egemenlerin hışmına uğramasından sonra eşinin olup bitenler üzerinde düşünmesi, zaman zaman şikâyetçi olduğu İhsan’ın yanı başına düşmesi anlatılıyor. Kitabın son öyküsü Bay Köri’nin Tutkusu, egemen kabullere oturmuş ‘modern’ bir gözün nesneleştirdiği, National Geographic dergisine kapak olmuş Afgan kızı Şerbet’in on yedi yıllık aralıklarla çekilmiş iki fotoğrafı üzerine kurulmuş. Sanki öykücü de, fotoğraftakinin, fotoğrafı çekenin, fotoğrafı yayımlayanın, fotoğrafa bakanın, fotoğrafa resim altı yazı yazanın fotoğrafını çekmiş.
Ötekileştirip nesneleştiren ideolojik okumaların uzağında, merhametle bakıp okuyan, anlamaya çalışan esaslı yazarlara akraba bir öykücü var karşımızda. Yıldız Ramazanoğlu, ellerini şefkatle yaraların üzerinde dolaştıran bir hekim gibi duruyor.
Kitap Zamanı