
OSMAN İRİDAĞ
Siyasetteki hareketlilik yayın dünyasınada yansıdı. Yayınevleri, yakın siyasi tarih üzerine hiç olmadığı kadar kitap yayımlıyor. Her kitap farklı anlayışların sesi olsa da ortak bir yönleri var: Siyasi tarihi yazıldıkça aydınlanıyor. Yakın dönemin yarı karanlık noktalarını aydınlatmaya aday bu kitapları ele aldık.
Cumhuriyet dönemi tarihine meraklı olanlar için siyasetçilerin, yaşanan olaylara tanıklık eden, olan biteni yönlendiren gazetecilerin ve bir dönem ‘militan’ı olduğu grubu terk ederek özeleştiri yapma ihtiyacı hissedenlerin kaleme aldığı kitaplar en değerli kaynaklardır. Bu kitaplar aynı zamanda hayatımızı -bir şekilde- etkileyen kişilerin kamuoyuna yansımayan taraflarını öğrenmemizi sağlıyor. Özellikle siyasi arenada etkili isimlerle ilgili yazılanlar, onların doğrularıyla birlikte yanlışlarını da görmemiz için kılavuz niteliğinde. Ama ne yazık ki bu kitaplar her zaman doğruyu yazmaz, gerçekleri göstermez. Bu nedenle, kitaba konu olan kişi kadar kitabı kaleme alan isim de önem kazanıyor. Aksi halde Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sındaki Atatürk ile Oğuz Akay’ın geçtiğimiz yılın sonlarında yayımlanan “Benim Sofram Bu” kitabındaki ya da Andrew Mango’nun “Atatürk” adlı yapıtında anlatılan kişi aynı olurdu. Çankaya’da Atatürk neredeyse insanüstü bir varlık gibi gösterilirken öteki kitaplarda, onun da güldüğü, ağladığı, kimi zaman yanlışlar yaptığı, yani hepimiz gibi bir insan olduğu anlatılıyor!
Türkiye’de yayımlanan birçok yakın siyasi tarih kitabının ortak paydası, resmi tarihin öne sürdüğü tezleri çürüten bilgilerle dolu olmaları. Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanlarının Tek Parti döneminden sonra yayımlanan anıları, bu durumun en iyi örnekleri sayılabilir. Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Hüsrev Gerede gibi komutanların cumhuriyetin ilk dönemine ışık tutan anılarının ve onlarla ilgili çalışmaların yayımlanması, okullarda öğretilen resmî tarihle ilgili akıllarda soru işareti bırakmaya yetmişti.
Adnan Menderes gibi milyonların sevgisini kazanmış bir başbakanın sudan sebeplerle nasıl idam edildiğini de kamuoyu bu tür kitaplardan öğrenmişti. Demokrat Parti hükümetlerinde bakanlık yapan Samet Ağaoğlu’nun anılarını okuyanlar, o dönemde halkın tercihleri ile toplum mühendislerinin düşünceleri arasındaki derin farklılığı açıkça görebiliyor. 1960 darbesine giden süreçte İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker’in dergisi Akis’in yayınlarının kışkırtıcılığını, öğrenci olaylarının içyüzünü, askerlerin olaylar karşısındaki tavrını da yine anılarını yazan siyasetçilerden, gazetecilerden ve dönemin tanıklarının kaleminden öğreniyoruz. Menderes’in son saatleriyle ilgili yazılanlarla hüzünlenip darağacına giden yolda ona eşlik ederken, idam fermanını veren mahkemenin tarafsızlığını(!) okuyarak bugün yaşadığımız tartışmaların aslında hiç de yeni olmadığını bir kez daha anlıyoruz.
Bir kırılma noktası:
Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım
1960 darbesinden tatmin olmayan cuntacı Albay Talat Aydemir’in anılarına göz atınca, “Genç Subaylar” tanımının, cunta kavramının sadece kahramanlarının değiştiğine tanıklık ediyoruz. Ödüllü süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ın kitabında anlatılanlar ile geçtiğimiz günlerde Nokta dergisinde yayımlanan, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu öne sürülen günlükleri karşılaştırınca da Türkiye’nin değişmeyen kaderini görüyoruz. Bu çalkantılı dönemlere ait hatıra kitaplarında kırılma noktası ise bir siyasetçinin ya da askerin değil, bir gazetecinin kaleminden çıkmış bir kitap oldu: “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım”. Hasan Cemal’in kitabının son dönem siyasi tarih ile ilgili yazılan kitaplar arasında en çok öne çıkan yapıt olduğuna kuşku yok. Tartışmalara yol açan kitabında Hasan Cemal, 9 Mart cuntasının içyüzünü kaleme alıyor, Yön dergisinin bu süreçte oynadığı rolü açıkça anlatıyordu. Çok satanlar listesinde haftalarca kalan kitap, 1971 muhtırasının nedenlerini de apaçık ortaya koyuyordu. Tabii Doğan Avcıoğlu, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve diğer ‘kahraman’larla ilgili yazılan kitaplarda da seçilmiş bir iktidarın altının nasıl oyulduğunu apaçık görmek mümkün.
70’li yıllar ve anı-romanlar
Belki yakın siyasi tarihimizle ilgili hatıra kitapları en çok yetmişlerde, ya da yetmişli yıllarla ilgili olarak yayımlanmadı ama bu yıllarla ilgili anı-romanlar öne çıktı. O dönemi anlatan kitaplar seksen darbesinin rüzgarı geçtikten sonra yayımlanmaya başlamış, doksanlı yıllarda da giderek artmıştı. 68’in romantizm rüzgarını arkasına alan 78 kuşağının kaleme aldığı kitaplar, 12 Eylül darbesine giden süreçte sağda ve solda yaşananları anlatmaları bakımından önem taşıyor. Söz konusu kitapların kuşkusuz en çok iz bırakanı, Vedat Türkali’nin iki cilt halinde yayımlanan Güven adlı romanıydı. Türkali romanında Türkiye Komünist Partisi’nin tarihini, iç çatışmaları, gizli ilişkileri deşifre ediyordu. Her dönem yeni bir fikri savunan Doğu Perinçek hareketinin iki numaralı ismi Gün Zileli’nin hatıraları, sadece Perinçek’in bugünkü tavrını anlamamızı kolaylaştırmıyor, aynı zamanda sol gruplar arasında yaşanan çatışmanın derinliğini de gözler önüne seriyor. Bu anıları okuyunca Türkiye’deki sol fraksiyonların niçin asla bir araya gelemeyeceklerini anlamak kolaylaşıyor. Kişisel hesaplarla ortadan kaldırılmak istenen genç insanların nasıl dava kılıfı adı altında yok edildiği, cezalandırıldığı yine bu kitaplarla gün ışığına çıkıyor. İlginç olan, sol gruplar arasında yapılan kavganın dışarıya nasıl “sağ-sol” çatışması olarak yansıtıldığı.
Yakın tarihe meraklı birinin kaynak sıkıntısı çekmeyeceği bir dönem yetmişli yıllar. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Erdal Eren üzerine yazılmış sayısız kitap mevcut. İstiklal Caddesi’nde küçük bir gezintiyle dahi bu dönemle ilgili yüzden fazla kitap bulabilirsiniz. Ancak büyük çoğunluğu, o dönemin tabiriyle solculara ait kitaplar olacaktır. Çünkü ‘sağcılar aradan geçen onca yıla rağmen ne yanlışlarını itiraf etmeyi başarmışlardır ne de kendilerine yapılan ihaneti deşifre etme ihtiyacı hissetmişler. Davaya ihanet etme korkusu peşlerini bırakmamış. Bu nedenle seksen darbesine giden yolda, sağda yaşananları tam olarak çözmek mümkün değil. Yusuf Ziya Arpacıklı ve Oğuzhan Cengiz gibi birkaç ismi istisna bırakırsak yazılan kitaplar daha çok savunma içgüdüsüyle kaleme alınıyor. Bu nedenle o dönem hep tek taraflı okunuyor, okutuluyor…
Doksanlarda popüler kitaplar öne çıktı
Doksanlı yıllarda keşfedilen tür ise daha “popüler” politikacılarla ya da ünlü kişilerle ilgili üçüncü şahıslar tarafından yazılan kitaplar oldu. Özellikle Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’in hayat hikâyelerini, siyasi yaşamlarını, ülke meseleleriyle ilgili düşüncelerini, aile hayatlarını konu alan çalışmalar çıktı vitrinlere. Bunları da iki kategoride değerlendirmek mümkün: Bu isimlere yakın olan gazetecilerin kitaplarında “övgü, onaylama, sevgi” öne çıkarken, karşı olanların eserlerinde öfke ve eleştiri vardı. Emin Çölaşan’ın, başlığında bile bir aşağılama imâsı sezilen “Turgut Nereden Koşuyor” kitabındaki Turgut Özal ile Mehmet Barlas’ın anlattığı Özal tamamen zıttı, örneğin. Bu dönemde kolay yoldan yazar olmanın şifresi de popüler kişilerle ilgili kitap yazmaktı. Siyasi parti liderlerinin çocukluklarını anlatan bir derleme, ya da nasıl siyasetçi olduklarıyla ilgili yüzeysel bir araştırma kitabı hazırlamak o kadar da zor değil. Özellikle gazetecilerin sıklıkla başvurduğu bu yöntem daha çok gözlemlere dayanan ‘yorumlu hatıralarla’ yetinmemize sebep oluyor. Bu durum sadece doksanlara özgü değil tabiî ki, günümüzde de devam ediyor. Erbil Tuşalp “Güle Güle Sayın Sezer” isimli kitabında Ahmet Necdet Sezer’i çağdışı siyasal kadro olarak gördüğü AK Parti karşısındaki tavrıyla göklere çıkarıyor. Kitapta Sezer ve icraatlarıyla ilgili sınırlı sayıda makale olsa da yazar başlıkta onun ismini kullanmayı tercih ediyor. Mehmet Ergin ise “Dünden Bugüne Necmettin Erbakan” kitabında Necmettin Erbakan’ın siyasi yaşamını övgüyle anlatıyor. Sefa Kaplan, 60 sayfalık bir metinle Recep Tayyip Erdoğan portresini kitaplaştırabiliyor. Erdoğan’ın ailesiyle ilgili ciddi araştırmadan yoksun iddialarla çok satmayı amaçlayan bir kitap daha var bugünlerde vitrinlerde. Ergun Poyraz’ın yazdığı “Musa’nın Çocukları Tayyip ve Emine”. Bu kitap ucuz yöntemlerle popüler olmanın, çok satmanın en basit örneği olarak karşımızda duruyor.
Yıllar geçtikçe deneme yanılma yöntemiyle yatağını bulan hatıra yazma kültürü yerini yavaş yavaş “nehir söyleşi” kitaplarına bıraktı. Ünlü biriyle yapılan söyleşiler şeklinde derlenen çalışmalar “İlber Ortaylı Kitabı”, “Halil İnalcık Kitabı”, “Hasan Pulur Kitabı” gibi adlarla yayımlanır oldu. Yani 50’li 60’lı yıllarda “Bir siyasetçinin anıları”yla başlayan serüvende “Bir siyasetçinin kitabı” noktasına gelindi. Seksenli yıllarda siyasete atılan politikacıların magazin yönü ağırlıklı hatıralarıyla da bu dönemde tanıştık. Orhan Keçeli’nin “Demirel’in Kara kutusu” kitabı, Kendisi olmasa da babası ünlü kişilerin ya kendileriyle ya da ailesiyle ilgili anıları da bu dönemde kitaplaştı. Mesela Zeynep Özal’ın “Bir Kadın Birkaç Hayat” kitabında olduğu gibi.
Resmî tarihe alternatif mi?
Anılar dışında dönemin olaylarını belgesel tarzda ele alan kitaplar da yok değildi. Özellikle üniversitelerde bilimsel çalışma yapan kişilerce “tez” konusu olarak hazırlanan ve sonrasında kitaplaştırılan bilgiler, tarihi gerçekleri okuyucularla buluşturması bakımından önemli. Ayrıca Yassıada Mahkemeleri’nin tutanakları, 12 Eylül döneminde siyasi partilerle ilgili açılan mahkemelerde tutulan kayıtlar vb. konuların anlatıldığı kitaplar da kütüphanelerdeki yerlerini aldı. Bu kapsamda Kabalcı Yayınevi “Yüksek Adalet Divanı Kararları”nı kitaplaştırdı. Kitapta 14 Ekim 1960 ve 15 Eylül 1961 tarihleri arasında devam eden mahkemeyle ilgili bilgiler yer alıyor.
Bazen savunma amacıyla da anılar yazılabiliyor. 12 Mart 1971 muhtırası sonrası askerlerin isteğiyle Başbakan olan Nihat Erim de Yapı Kredi yayınlarından çıkan “12 Mart Anıları” kitabında hangi şartlarda başbakanlığı kabul ettiğini, baskılara karşı nasıl direndiğini anlatıyor. Ama Erim, bunu yaparken daha çok mecliste ve CHP grubunda yaptığı uzun konuşmaları aynen yayımlamayı tercih etmiş.
Sıcak gündemin sıcak kitapları
Yaz ayları yaklaşırken genellikle yayın dünyasında bir yavaşlama görülür. Ancak bu yıl, yakın siyasi tarihe odaklanan kitapların sayısındaki olağandışı artış hemen göze çarpıyor. Bu dönemde yayımlanan kitaplar arasında, gündeme en çok uygun düşen, Prof. Dr. Hikmet Özdemir imzasını taşıyan “Atatürk’ten Günümüze Cumhurbaşkanlığı Seçimleri” (Remzi Kitabevi) adlı kitaptı. Tam da Meclis’in yeni cumhurbaşkanını seçmeye çalıştığı günlerde çıkan bu kitap, tek parti döneminden günümüze, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hangi aşamalardan geçilerek gerçekleştiğini belge ve alıntılarla ortaya koyuyor. Prof. Özdemir’in kitabını okurken, ülkede aslında çok şeyin değişmediği hissine kapılıyor okur... Bu sıcak sürece ilişkin bir başka kitap da Ahmet Cemil Ertunç’un “Çankaya Nöbeti” (Pınar Yayınları) adlı çalışmasıydı. “Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimi demek, kriz demektir; maalesef bunun hiç istisnası yoktur.” diyen Ertunç’un kitabı da bu paralelde okunabilir.
Son haftaların ‘iyi’ siyasi tarih kitaplarından biri, Fatih Artvinli’nin Osman Bölükbaşı üzerine hazırladığı portre çalışması: “Seraba Harcanmış Bir Ömür” (Kitap Yayınevi). Adı bile hüzün veren bu kitapta Türkiye’nin yakın tarihinde çok partili yaşama geçiş sürecini ve iktidar-muhalefet ilişkilerini birinci elden, tanıklıklar eşliğinde okumak mümkün. Jülide Gülizar’ın “Onlar da İnsandı” (Sinemis Yayınları) adlı kitabı ise siyasi tarihe farklı bir noktadan bakmaya çabalıyor. Gülizar, İsmet İnönü’den Ahmet Necdet Sezer’e kadar cumhurbaşkanlarıyla anılarını naklederek onların “insanî” yönlerini okura hatırlatıyor.
Daha yakın tarihe gelindiğinde son haftalarda iki kitap öne çıkıyor: Ömer Lütfi Mete’nin kaleminden “28 Şubat’tan Şemdinli’ye Derin Çeteler” (Profil Yayıncılık) ve Faruk Mercan’ın kaleminden “Onlar Başroldeydi” (Doğan Kitap). Ömer Lütfi Mete, kitabında 28 Şubat’tan bugüne ne kaldığını sorguluyor. 28 Şubat’ı bir ‘post-modern darbe’ olarak nitelendiren yazar, o karanlık dönemin mirasıyla Şemdinli olaylarını bir arada değerlendiriyor. Faruk Mercan ise kitabında daha çok ‘derin devlet’ kavramını çağrıştıran olaylara ışık tutuyor, sorulara cevap arıyor. “28 Şubat sürecinde darbeyi önleyen iki komutan kimdi?”, “Özal’ın Kürt sorununu bitirme projesi neydi?” bu sorulardan sadece ikisi.
Yakın siyasi tarihe ışık tutan kitaplar arasında anı ve söyleşi kitapları da hatırı sayılır bir yere sahip. Örneğin, “Bir Hayat-Murat Belge” (Doğan Kitap) adlı söyleşi kitabında Murat Belge, Yassıada duruşmalarından Türkiye Komünist Partisi’nin ilk yıllarına, 12 Mart ve 27 Mayıs muhtıralarından Doğan Avcıoğlu gibi isimlere kadar pek çok konuda fikirlerini açık yüreklilikle ortaya koyuyor. Belge’nin, o yılları Türk siyasi elitinin yapısını ve siyasi atmosferi göz önüne alarak değerlendirdiği söyleşide, Şükrü Saracoğlu ve Recep Peker’e protofaşist deyişi gibi cesur çıkışları var. Kitabı okurken ‘hukukî’ olduğu söylenen siyasî süreçlerin daha önce de yaşandığını açıkça görüyorsunuz.
Yassıada’nın karanlık sayfaları...
“Yassıada Duruşmaları” diye anılan 14 Ekim 1960-15 Eylül 1961 arasında yaşananlar, Türk siyasî tarihinin en karanlık dönemlerinden birini oluşturuyor. Geçtiğimiz günlerde Kabalcı Yayınevi tarafından yayımlanan “Yüksek Adalet Divanı Kararları” adlı kitap, bu dönemin üzerindeki sis bulutunu dağıtıyor. Yassıada duruşmaları, 592 sanığı, 1.068 tanığı ve 18 davası ile Demokrat Parti iktidarı için bir hesap süreci olmuştu. Duruşmalar sonucunda üç idam, onlarca yıllık hapis kararları ve memuriyetten men cezaları çıktı. 27 Mayıs ihtilaliyle sona eren bu süreç, ‘demokrasi yokuşu’nda yoluna devam etmeye çalışan Türkiye için iyi bir sınav olmadı, buna kuşku yok. Yassıada duruşmalarından çıkan kararlar, yıllarca, kimilerince görmezden gelinse de toplum üzerindeki etkisini hiç yitirmedi. Türk siyasi hayatında, hakikatin bilinmesinin; fakat duruma müdahale edilememesinin çaresizliği de hep hissedildi. İşte bu kitap, geç de olsa, yakın tarihimizin siyasi trajedilerinden birini belgeleriyle ortaya koyuyor. Bu mahkeme kayıtları, bugüne dek herkesin kendi penceresinden yorumladığı Yassıada günlerini nesnel bir biçimde değerlendirme imkanı sunuyor. Yayınevi de metne biçimsel veya ideolojik açıdan müdahale etmemiş. 27 Mayıs’ı hazırlayan sürece ilişkin başka belge ve anıların olduğu bir kitabın daha Kabalcı’nın yayın programında olduğunu da ekleyelim.
Edebiyatçı gözüyle siyaset
Yakın siyasî tarihi edebiyatçıların kaleminden okumak, kuşkusuz taraflı olsalar da, okuyucuya farklı bakış açıları kazandırıyor. Özellikle 80’li yıllara kadar süren edebiyatçı gazeteci geleneğinin de bunda büyük payı var elbette. Peyami Safa’dan Haldun Taner’e kadar pek çok yazar, gazetelerdeki fıkra yazarlıkları süresince güncel siyasî konuları irdelemişlerdi. O yazılar, bugün yakın tarihi değerlendirmek için yol gösterici, denilebilir. Örneğin, Necip Fazıl “Benim Gözümde Menderes” adlı bir kitabın da yazarıdır. Onun yazılarında Necmettin Erbakan’dan Alparslan Türkeş’e kadar pek çok tanıdık simâyı bulmak mümkün. Son yıllarında daha çok siyasî kimliğiyle öne çıkan Attilâ İlhan’ın, Türkiye’nin yakın tarihi üzerine bir raf dolduracak kadar kitabı var. Günlükler de satır aralarıyla iyi birer yakın tarih metni sayılmalı: Salâh Birsel’in günlüklerinde 6. cumhurbaşkanlığı seçimini okurken, Adalet Ağaoğlu’nun günlüğünde şöyle bir itirafa rastlayabilirsiniz: “Yüründü. Anıt Kabir’e doğru: Laik Türkiye Cunhuriyeti’ni (!) savunuyoruz. (...) Söylemem akıllılık mı, aptallık mı? İşte söylüyorum. Başımız sıkışınca Atatürk. Atatürk yetiş! Bu kısırdöngü, içinde sıkışıp kaldığımız bu akvaryum ne zaman aşılacak?”
Siyasetçi olsa da öncelikle bir edebiyatçı sayılması gereken Samet Ağaoğlu’nun anıları, portreleri de yakın tarihimize ilişkin benzeri olmayan metinler. Bugün, yakın tarihe ilgi duyanlar arasında, 40 kuşağı şairleri A. Kadir ve Hasan İzzettin Dinamo’nun anılarını okuyan kaç kişi var? Bir dünya görüşünün sesi de olsa, Erdal Öz’ün “Gülünün Solduğu Akşam” adlı yapıtı bir belge değeri taşımıyor mu? Ya Tomris Uyar’ın günlükleri? Pınar Kür, Attilâ İlhan, Hilmi Yavuz, Ahmet Oktay gibi isimlerle yapılmış nehir söyleşilerin de, bu yazar ve şairlerin bir zamanlar gazetecilik yapmış olması bakımından, yakın tarih için önemi yadsınamaz.
Yakın tarihi edebiyatçılardan okumak bilginin yanında lezzet de verir okuyucuya. Bütün büyük yapıtlar güncel konulara değinen yapıtlardır. Şunu da unutmamalı: Kötü yapıtların çoğu da güncelin içinde sıkışıp kalanlardan çıkar.
Zaman Kitap