|
İnsanlığın uzun hikâyesi KILIÇ BÜYÜKAĞA Bütün duyduklarımıza ve söylediklerimize karşın dün- ya epey uzun bir süredir iyiye gidiyor.” ifadesi, politik bir nutukta değil, James C. Davis’in, İnsanın Hikâyesi’nde ‘okuyucuya’ seslendiği bölümde yer alıyor. Böylesi bir ifade, ister istemez o kitabı ilginç kılmaya yetiyor. Kitapta anlatılan yirmi dört ‘hikâye’ye rağmen, yazar gibi iyimser olmaksa kitapta anlatılanları okumak kadar kolay değil.
Tarihe meraklı okuyucunun âşinası olduğu konuları (savaşlar, salgın hastalıklar, keşif ve icâtlar, sömürge hareketi vb.), dillendiriyor olsa da, hafıza tazelemeye yarayan böylesi bir eseri okumanın kayıp olmadığını söylemek mümkün. Okuyucuyla sohbet ediyormuş havası içinde anlatılan hâdiseler, çok az kaynağa başvurularak yazılmış. En sıkıcı olayların bile ironik bir dille anlatılıyor olması, elbette eserin olumlu özelliklerinden. Eskiçağın İki Kenti Farklı Yollar İzliyor; Birbirimizi Buluyoruz; Açlıktan, Savaşlardan ve Vebadan Kırılıyoruz; Kim Olduğumuzu ve Nerede Yaşadığımızı Keşfediyoruz; Mükemmel Toplum Düşü Karabasana Dönüşüyor... ve en nihâyet İnanılmaz Şeyler Yapıyoruz başlıklarını taşıyan hikâyeler, kitabın en ilginç bölümleri.
İnsanlık tarihinin anlatıldığı böylesine ilginç bir eserde, kadınların tarihe mâl olmuş eylemlerinden (?) bahsedilmiyor olmasından, yazar da üzüntü duyduğunu belirtiyor. Kadınların kötü talihinin, Avustralya kıtasında bile değişmediğine, Kaptan Cook’a dâir anlatılanları okurken şahit olmak mümkün. Aborijin erkekleri, dünyanın öbür ucunda bile, hemcinslerinden farklı değildir: “İşleri kadınlar yapıyordu, ağır yükleri bile onlar taşıyordu ve erkekler sık sık onları dövüyordu.”
Savaşların gölgesinde bilim
‘İnsanın Hikâyesi’nde, yalnızca savaşların ya da kıtlıkların tarihinden bahsedilmiyor. Bilim alanında yaşanan gelişmelerin anlatıldığı bölümler, James C. Davis’in geleceğe dâir umutlu olmasının temelini oluşturduğu için, özellikle bundan dolayı, daha çok öne çıkan bölümler... Dünyanın gezegenler arasındaki konumunu, özellikle de güneşe göre konumunu açığa çıkarma yolunda yaşananlar kadar, bu işe ‘soyunan’ bilim adamlarının yaşadıkları da okunmaya değer. Kopernik’in ünlü görüşünü araştırmalarına, çalışmalarına değil de, yalnızca “akıllıca bir tahminde” bulunmasına borçlu olduğumuzu, Kepler’in kendisinden önce hâlledilen nice matematik problemini “ilk keşfeden kendisiymiş gibi” tekrardan çözdüğünü, dahası çocukluğundan itibaren görme bozukluğu yaşıyor olduğunu, Tycho Brahe’nin bir yandan yıldızları gözlemlerken, bir yandan da bir düelloda kaybettiği burnunun yerine (elbette, Gogol’ün kahramanına öncülük ettiğini bilmeden!..) protez burun takmaya çalıştığını anlatan yazar, böylesi ilginçlikler yanında, Engizisyon’un bilim adamları için nasıl kâbus olduğunu da gözler önüne seriyor: “Daha önce Kopernik’in adını bile duymamış olan çok sayıda din adamı bu zararlı düşünceleri onun icat ettiğini artık öğrenmişti. İtalyan bir piskopos Kopernik’i hapishaneye atmak istemiş ve 70 yıl önce öldüğünü öğrendiğinde hayretler içinde kalmıştı.”
Yazar, insanlığın yeryüzündeki hâkimiyetini sağlayan en önemli unsurlardan birisi olarak bilgisayarın icâdını görüyor/gösteriyor ve bu bölüm, kitabın son kısmını oluşturuyor. Hesaplanandan çok daha farklı ‘yer’e gelen böylesi bir icâdın önemi, “insanların onu kullanma biçimi”nde yatmaktadır Davis’e göre. Saniyede üç milyon hamleyi inceleyebilen satranç bilgisayarlarının varlığı ‘İnsanın Hikâyesi’ne ne kazandırır, bunu takdir etmek elbette okura kalmış...
Uzaydan gelebilecek tehlikeleri dillendirme işini ise en son paragrafa bırakmış J.C. Davis. Yeryüzünün yavaş yavaş, “dodo kadar ölü” (as dead as dodo) bir hâl aldığı günümüzde, insanlığın yaşayacağı yeni ‘hikâyeler’ var mıdır, bunu bugünden kestirmek her şeye rağmen kolay değil. Geçmişte yalnızca hemcinslerini (Aztekleri, İnkaları vs.) yok etmeyi başaran insanoğlunun, günümüzde bu ‘iş’ için ayağını sağlamca basacağı kara parçalarına ihtiyacının olması, yazar James C. Davis’in göz ardı ettiği bir gerçek olarak duruyor karşımızda. Barış Bıçakçı’nın güzel çevirisiyse (s.125’teki “Sen örtüne sarıl/Kalk ve ısın!” şeklindeki âyet meâli bir yana), okurun içini ısıtan/ışıtan nitelikte bir çeviri. Kitap Zamanı
|