| Bu filmleri kimse engel'leyemez! |
|
|
|
Bizim gibi ‘gelişmekte olan’ ülkelerde engelli olmak neredeyse işkenceden farksızdır. Oysa sinema sanatı yıllardır, uygar ülkelerde bile fiziksel veya zihinsel bir engele sahip olmanın hüzünlü yanlarını tasvir edip duruyor.
Kimilerine göre sıklıkla duygu sömürüsüne başvuruyor, kimilerine göreyse toplumsal bilinci ayakta tutuyor. Bu hafta gösterime giren “Kelebek ve Dalgıç”ı ele alalım. Geçtiğimiz hafta sessiz sedasız açıklanan Altın Küre ödüllerinde (ondan önce de Cannes Film Festivali’nde) En İyi Yönetmen ödülünü kazanan film, sol gözünden başka hiçbir organını kıpırdatamayan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Eski Fransız Elle dergisi editörlerinden Jean-Dominique Bauby’ninkisi yaşanmış bir öykü. 1995’te, henüz 43 yaşındayken bir anda tüm vücudu felce uğrayan Bauby, bir rehabilitasyon merkezinde çevresindeki doktor, hemşire ve uzmanlar sayesinde sadece sol gözünü kırparak dünyayla iletişim kurmayı, hatta nihayetinde yaşadıklarını anlatan bir kitap yazmayı başarıyor. Mathieu Amalric’in insanı allak bullak eden oyunuyla “Kelebek ve Dalgıç”, duygusal sömürüden uzak ve hayatın böylesine acı bir cilvesinin insan ruhunda oluşturabileceği tahribatı anlatmaya da bir o kadar yakın, çok başarılı bir yönetmenlik örneği. Sinema tarihi tekerlekli sandalyeye mahkûm kahramanların yerden bir avuç toprak alıp ayağa kalkma örnekleriyle dolu oysa. Tabii mecazi anlamda… Christy Brown’ın 90’ların sonuna doğru izlediğimiz, hepimizin kanına dokunan hikâyesini anımsarsınız. Hani işçi sınıfı mahallesinde İrlandalı fakir bir ailenin ‘serebral palsi’ problemiyle doğmuş oğullarını… O da yalnızca ‘sol ayağını’ oynatabiliyordu ve buna rağmen resim yapmayı ve tıpkı Bauby gibi hikâyesini kitaplaştırmayı başarmıştı. Hayata tutunma ve azim öyküleri hiç kuşku yok bu tip filmlerin ana mesajı. Ama tabii istisnalar da yok değil. Örneğin dört sene öncesinin İspanyol filmi “İçimdeki Deniz” canı gibi sevdiği maviliklere daldığı bir gün aniden dibe çakılan ve bu yüzden bonundan aşağısı felç kalan Ramon Sampedro’nun öyküsüne odaklanıyordu. Ancak muadillerinin aksine Sampedro, yaşama tutunmayı değil, tam tersine ötanaziyi talep ediyordu. Üstelik, mahkûm olduğu yatağından, koyu Katolik bir ülke olan ve ötanaziyi yasalarıyla yasaklayan İspanya’da bunun bir hak olabilmesinin savaşını veriyordu. Oysa Bauby de uzun süre o şekilde yaşamanın nasıl bir zulüm olduğunu bizlere sol gözü üzerinden aktarsa da, her şeye rağmen son ana kadar yaşama tutunmanın da bir erdem olabileceğini keşfediyor. Vietnam gazilerinden roman yazarlarına… İnsanları tekerlekli sandalye üzerinde yaşamaya iten bir diğer neden de Vietnam Savaşı’ydı. Tom Cruise’un Vietnam’dan belden aşağısı felç bir şekilde döndüğü “Doğum Günü Dört Temmuz”da savaş gazisi olmanın ne menem bir şey olduğunu, halkının inanmadığı bir savaş uğruna bedenini feda etmenin insan ruhunda nasıl bir tahribat yarattığını anlatan ve tıpkı diğerleri gibi gerçek bir hikâyeden ödünç alınma bir filmdi. Ve Ron Kovic’in hikâyesi en az ötekiler kadar acılı ve sancılıydı. Bir de tabii geçici bir süreliğine tekerlekli sandalyeye düşmelerine karşın başlarına türlü çeşitli belalar alan kahramanlar var. Bunların başında Hitchcock’un “Arka Pencere”sinde bacağını sakatladıktan sonra evinde karşı komşularını gözetlemekten başka bir meşgalesi olmayan L.B. Jefferies (James Stewart) geliyor. Kim yan apartmandaki komşusunun bir cinayete karışacağını tahmin edebilir ki? Eh, Stephen King’in zavallı kahramanlarından yazar Paul Sheldon’ı (James Caan) da unutmayalım. “Misery / Ölüm Kitabı”nda bir kaza sonucu hayranı olan bir kadının ellerine düşen ve yeni romanını kadının istediği gibi sonlandırmayınca çeşit çeşit Çin işkencesinden geçmek zorunda olan Paul Sheldon… Yukarıdaki oyunculara bakarsanız, ‘engel’lerin sinemada oyuncular için ne denli zengin bir ödül kaynağı olduğunu daha iyi fark edebilirsiniz. Daniel Day-Lewis ilk Oscar’ını (ikincisini muhtemelen önümüzdeki ay “There Will Be Blood / Kan Dökülecek”le alacak) 1990’da kazanmıştı. Ve ilginçtir, o yıl karşısındaki rakiplerden biri de “Doğum Günü 4 Temmuz”daki Tom Cruise’du. Uzun ve meşakkatli bir hazırlık evresi gerektirmesi veya son derece kısıtlı bir dramatizasyon süreci talep etmesinden olsa gerek, bu tip roller hep taçlandırılır. Biz de yaşlı gözlerle arkalarından baktığımızla kalırız… Tıpkı bu hafta vizyona giren “Kelebek ve Dalgıç”ta olduğu gibi… BURÇİN S. YALÇIN Zaman Gençlik Yorum (0)
![]() Yorum yazın
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






